İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TAVANDA PENCERELER AÇALIM MI ?

“Ben şiddete karşıyım, savaşlar olmasın, insanlar ölmesin…”

İlk bakışta herkesin iştirak edeceği bir duruş değil mi bu?

Halbuki hayatın gerçekleri bu cümleyi de istisnalar duvarına çarptırıyor.

Nasıl mı ?

Ameliyatlık bir rahatsızlığımız olduğunda koştura koştura cerrah aramıyor muyuz ?

Cerrah bir manada şiddete başvurup kanımızı da dökmüyor mu?

Allah göstermesin zorbanın biri gelse, biricik evladını kaçırıp işkenceler ederek katletse, sen diyebilir misin “bırakın onu, ben şiddete karşıyım, öldürmeye karşıyım; hapis gibi özgürlük kısıtlamalarına karşıyım…”

Meteoroloji bas bas bağırıyor “fırtına geliyor” diye; bütün alametleri çıkmış fırtınanın, sen güneşli havaya bakıp tavanda da pencere açsak da güneşten tam istifade etsek diye habire mukavemeti körleştirecek zaaflar oluşturur musun ?

Asker ve polis neden var ?

Topluma dönük iç ve dış tehlikeleri bertaraf etmek için değil mi?

Peki, bu vazifelerini tehdit unsurlarına ricalar ederek mi, kelebekli kalpli hediyeler dağıtarak mı yapacak güvenlik görevlileri?

Elbette icab ettiğinde silah kullanacak.

Hatta saldırgan düşman güçlerini öldürecek de.

Aksi halde çoluk çocuk koskoca bir memleketin düşman elinde neler neler yaşayabileceğini tasavvur etmek bile hayal dünyamızı perişan eder.

Bu ve benzer cümlelerin asla söylenmeyeceği vakit, savaş ve benzeri olağanüstü zamanlardır.

Böylesi zamanlarda buna benzer ifadelerle muharebe kararlılığını zedeleyici duruşlar sergilemek çoğu zaman kasten, hasmın içerideki uzantıları tarafından yapılır.

Kimi hınzırlığından, milli mukavemet ruhunu örselemek, toplumun ordusuna olan desteğini çökertmek için yapıyor, kimisi de bu çevrelerin propagandalarına acıma hissi ve merhamet duygusundan avlanarak alet oluyor.

Kim ister evlatlarının durup dururken düşman kurşunlarıyla can vermesini?

Kim ister tanımadığı hiç görmediği birilerinin çocuklarına kurşun sıkıp ölümlerine sebep olmayı.

Ama hayatın gerçeği bu.

Biz yerimizde rahat durduğumuz halde, dünyanın dört bir yanında ne kadar emperyalist güç varsa lejyonerlerini, özel harp uzmanlarını, profesyonel savaşçılarını her türlü mühimmat ile donatarak burnumuzun dibine göndermişler, ülkemizi işgal edecek pozisyon almışlar.

İnanılmaz tahkimat yapıyor ve laboratuvar ürünü örgütleri paravan yaparak sınırlarımızdan saldırılarda bulunuyor, vatandaşlarımızın kanını döküyor, canımızı alıyorlar.

Eğer müdahale edilmezse, daha güçlenmiş ve karşı koyulamaz pozisyona geçecekleri aşikâr.

Devletimiz de bunu görüyor ve vaziyete uygun manevralar yapıyor.

Neyse ki, toplumun ekseriyeti tehlikenin farkında ve ne yapması gerektiğinin şuurunda olarak ordusuna moral destek için her türlü etkinliği sergilemekte.

15 Temmuz gibi bir ibret levhası henüz tazeliğini koruyor.

Bir gece içerisinde evet sadece bir gece içerisinde ülkenin hâkimiyeti neredeyse el değiştirip, hiçbir şey yapamayacağımız fiili bir işgale maruz kalacakken, milli bir felaketin köşesinden zor dönmüşüz.

Bu millet yaşadığı tecrübeden yeterli dersi almış demek ki.

Milli refleks bütün canlılığıyla dipdiri belli ediyor kendisini. Şükürler olsun.

Şu Ayet-i Kerime bizim zaruret zamanındaki ruh halimizi ve neyi isteyip neye mecbur kaldığımızı yeterince açık şekilde ifade ediyor zaten.

“Savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216. Ayet-i kerime meali)

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir