İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ALLAH’I BİLMEK

Mutasavvıf ve büyük bir âlim olan Muhyiddin-i Arabî, Müfessir ve bilim adamı olan Fahreddin Râzî’ye mektup yazmış ve demiş ki: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.”

Bu büyük zatın neden böyle yazdığını anlamaya çalışacağız.

Bize denilse ki Dede Korkut’u biliyor musunuz ? Elbette cevabımız evet olacaktır.

Devam etseler, “peki ya İmam Gazali’yi, Ebu Hanife’yi, Sultan Alpaslan’ı, Muhammed Sultan Fatih’i, Akşemseddin’i, Somuncu Baba’yı ?” Bunlara da cevabımız aynı olacaktır.

Ya ardından da şöyle sorsalar: “Bu zatları tanıyor musunuz, gördünüz mü hiç, ne kadar tarif edebilirsiniz?”

Elbette “hayır” cevabımızın ardından, bilmek, tanımak ve bunlara benzer kelimelerin tamamı zihnimizde soru işaretleriyle dolaşıyor olacak.

İspanya adlı bir ülkenin varlığından haberdarız ama ne gittik ne de gördük. Varlığına dair bir kuşkumuz da yok. Lakin birisi bizi bir vasıta ile götürüp de işte burası İspanya diye Kanada’nın kıyılarına bıraksa kandırıldığımızı anlayamayız.

Bir şeyin varlığını bilmek yani ondan haberdar olmak ile mahiyetini bilmek farklı şeyler demek ki.

Daha evvel ismini duymuş olduğumuz Genelkurmay Başkanımızla tanıştık diyelim. Bizzat görmekle ona dair bilgimiz de artmış oldu. Oturup beraber yemek yedik, çay içtik, biraz spor yaptık, sonra uzun uzun sohbet ettik, daha sonra evine davet edildik, ev ahalisiyle de tanıştık, giderken aracı o sürdü şoförlüğüne de şahit olduk. Sonra onun köyüne gittik, bununla yetinmeyip öğretmenleri, akrabaları, arkadaşlarıyla da tanıştık, onu onlardan da dinledik vesaire. Onunla hayatın hangi alanına dair temasımız ve alakamız olduysa o kadar daha tanımış olduk.

Şimdi dönüp baktığımızda ismini duyduğumuz bilme mertebesi ile son aşamadaki bilme mertebesine aynı diyebilir miyiz ?

Ateş diye bir varlığı önce duyduk, sonra dumanını izleyerek gelip karşısına geçtik, seyrederek narlanmış alevleri gördük, elimizi ateşe tutarak bizzat hissettik. Her bir kademede ateşin varlığı ve mahiyetine dair bilgimiz, kanaatimiz farklı olacaktır.

İşte imanın da böyle bir çekirdekten hurma ağacı haline gelişe kadar çok mertebeleri var.

Delile ve araştırmaya dayanmayan iman mertebesine taklidi iman deniliyor.

Bu mertebede kandırılma riski var.

Allah’ın isim ve sıfatlarını kâinattaki tecellilerini okuyarak, Rab ve İlah oluşunun imza, mühür, delil ve alametlerini görerek, her varlıktan Allah’ı tanıtan pencereler açan, o pencerelerden bu tecellileri seyreden mertebeye de tahkik-i iman deniliyor.

Şeytan bu mertebedeki bir imanı ne sarsabiliyor ne şüpheye düşürebiliyor.

Düşünelim, ordumuzun silahları konusunda uzmanlık derecesinde bilgimiz var sayalım.

Bir silah deposuna girdik, mevcut silahlarımızın arasına mesela Rus yapımı bir silah karıştırsalar hemen onun bize ait olmadığını fark etmez miyiz ?

İşte şirk ve küfür de böyle sızıyor insanın kalbine.

Bilmeyeni çok kolay aldatıyor şeytan ve aldananlar da Allah’ın fillerini, kudretini, tecellilerini sebeplerden biliyor şirke düşüyor.

Bunu kuru bilgi olarak da anlamamak lazım zira yemeğin mideye girip oradan vücudun bütün diğer yerlerine muntazam bir dağılım periyodu izlemesi gibi, bu tarz ilim de akla girer ve oradan derecesine göre ruh, kalb, sır ve diğer ince hisler ve kabiliyetlere dağılarak oraları da besler.

Kur’an imanın mertebelerine ayetleriyle işaret edip haber veriyor. Birkaç ayeti misal verelim:

İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O’dur. (Fetih: 4);

İnsanlar onlara: “Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun.” dediklerinde, bu, onların imanını artırdı (Al-i İmran: 173);

Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (Enfal: 2);

Müminler, ahzabı (düşman birliklerini) gördükleri zaman: “İşte bu, Allah’ın ve Resulü’nün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resulü doğru söyledi.” dediler. Bu onların imanını ve teslimiyetini artırmaktan başka bir şey yapmadı. (Ahzab: 22)

İşte Muhyiddin-i Arabî hazretleri, Fahreddin-i Râzî’ ye mektubundaki cümlesiyle bu önemli farkları ihtar ediyor.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir